Hatay Meselesi Ve Anavatana Katılması (1938-) 2. Bölüm

Atatürk, 1936 yılı TBMM’nin açış konuşmasında, “… Fransızlar ile aramızda senelerdir sürüp giden davanın neticelenmesinin zamanı gelmiştir” diyerek sancağın bulunduğu bölgeye Hatay ismini verdi. Bu davranışı ile Hatay Meselesine ciddi olarak el konduğunu ifade etmiş olan Atatürk, o sırada faaliyette olan Antakya-İskenderun Yurdu cemiyetinin adını da Hatay Egemenlik Cemiyeti olarak değiştirdi. Bu cemiyetin merkezi İstanbul’da idi.
          Olayların hızlı bir gelişme içine girdiği bugünlerde, Fransız başbakanı Leon Blum’un, Suriye’ye bağımsızlık verileceği şeklinde beyanı, Hatay’ın Suriye’ye geçmeden anavatana katılması için yapılacak çalışmaların hızlandırılmasını gerekli kıldı. Bu sırada Türk nüfusun aleyhine gelişeceği sezilen, 14-15 Kasım 1936 genel seçimlerine Türkler katılmayarak seçimi boykot ettiler. 1937 yılı başında, Hatay’daki huzursuzluğu gündemine alarak görüşen Milletler cemiyeti, “…her Hataylı dilediği cemaat listesine yazılmak ve rey vermek hakkına sahiptir” maddesini içeren Türk tezini kabul etti ve yapılacak halk oylaması  için Antakya’ya bir gözlemci heyeti gönderdi.

Heyetin halk oylaması konusunda olumlu bir kanı ile Cenevre’ye dönmesinden ve raporlarını 27 Ocak 1937′de Milletler Cemiyeti’ne vermelerinden sonra, İskenderun Sancağı için yeni bir statü ve anayasa taslağı hazırlanarak sancakta, Millet Meclisi seçimi yapılması kararı alındı. Türkiye adına Numan Menemencioğlu’nun katıldığı anayasa taslağı hazırlama komisyonu, Fransız, İngiliz, Belçikalı ve Hollandalı diplomatlardan oluşmaktaydı. Komisyon tarafından 15 Mayıs 1937′de tamamlanan tasarı Milletler Cemiyeti’nce 29 Mayıs 1937′de kabul edildi. Bu  taslağa göre sancak, içişlerinde bağımsız, dışişleri, maliye, gümrük işlerinde Suriye’ye bağlı kalacaktı. Sancağın toprak bütünlüğü, Türkiye ve Fransa’nın garantörlüğü altındaydı.
          Milletler Cemiyeti’nce kabul edilen tasarı esasları çerçevesinde Ekim 1937′de Antakya ve İskenderun’da Türk konsoloslukları açıldı. 15 Nisan 1938′de başlayan ve ileride yapılacak Millet Meclisi seçimine esas olacak sayım işleminde, adilane hareket edilmeyip, Türkler aleyhine bir tavır takınılması üzerine durum, Türkiye Cumhuriyeti’ne, Fransız Hükümetine ve Milletler Cemiyeti’ne duyuruldu.

          Heyetin halk oylaması konusunda olumlu bir kanı ile Cenevre’ye dönmesinden ve raporlarını 27 Ocak 1937′de Milletler Cemiyeti’ne vermelerinden sonra, İskenderun Sancağı için yeni bir statü ve anayasa taslağı hazırlanarak sancakta, Millet Meclisi seçimi yapılması kararı alındı. Türkiye adına Numan Menemencioğlu’nun katıldığı anayasa taslağı hazırlama komisyonu, Fransız, İngiliz, Belçikalı ve Hollandalı diplomatlardan oluşmaktaydı. Komisyon tarafından 15 Mayıs 1937′de tamamlanan tasarı Milletler Cemiyeti’nce 29 Mayıs 1937′de kabul edildi. Bu  taslağa göre sancak, içişlerinde bağımsız, dışişleri, maliye, gümrük işlerinde Suriye’ye bağlı kalacaktı. Sancağın toprak bütünlüğü, Türkiye ve Fransa’nın garantörlüğü altındaydı.
          Milletler Cemiyeti’nce kabul edilen tasarı esasları çerçevesinde Ekim 1937′de Antakya ve İskenderun’da Türk konsoloslukları açıldı. 15 Nisan 1938′de başlayan ve ileride yapılacak Millet Meclisi seçimine esas olacak sayım işleminde, adilane hareket edilmeyip, Türkler aleyhine bir tavır takınılması üzerine durum, Türkiye Cumhuriyeti’ne, Fransız Hükümetine ve Milletler Cemiyeti’ne duyuruldu.
          Sayım sırasında yer yer kanlı olayların da çıkması üzerine örfi idare ilan edildi ve toplum düzenini sağlamak amacıyla Fransız milislerinden oluşan Albay Collet komutasında bir birlik Antakya’ya geldi. Türk partizanı bir asker olan Albay Collet tarafından düzen sağlanıncaya kadar, sayım işlerine beş gün ara verildi. Askeri tedbirlere rağmen olayların devam etmesi üzerine Fransız delegesi Carreaux, Hatay’ın yönetimini Türkler’e bırakmayı teklif etti.
          Bu teklif üzerine Ankara’nın görüşü ve oluru alınarak, İçişleri Müdürlüğü mahiyetinde olan İskenderun Sancağı Valisi görevine Dr. Abdurrahman Melek atandı ve vali 6 Haziran 1938 tarihinde göreve başladı.
          Bu tedbirlere rağmen etnik gruplar arasında sürüp giden gergin ortamda bazen  ölümle sonuçlanan olayların devam etmesi  üzerine, sayım  işleri tamamen durduruldu ve seçim komisyonu 26 Haziran 1983′de Sancak’tan ayrıldı.
          Duruma bir hal çaresi bulmak amacıyla Türkiye ve  Türkiye ve Fransız heyetleri arasında Antakya’da yapılan ve bir hafta süren görüşmeler sonunda, 2500 Türk ve 2500 Fransız askerinden oluşacak birliklerin Hatay’a girmeleri ve sayımın bu birliklerin denetimi  altında yapılması kararı alındı. Bu karar gereğince, 5 Temmuz 1938′de Kurmay Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk alayı  törenle Antakya’ya  girdi. Alınan tedbirler ile sayım işlerine 22 Temmuz 1938 tarihinde yeniden başlandı ve sayım işlemi 1 Ağustos 1938 tarihinde tamamlandı. Sayım sonucunda seçmen sayısı: Türkler 35.847, Aleviler 11.319, Ermeniler 5.504, Araplar 1.845, Ortodoks Rumlar 2.098, diğerleri ise 395 kişi olarak tespit edildi. Bu sayılara göre Millet Meclisi için: Türklerden 22, Alevilerden  9, Ermenilerden 5, Araplardan 2, Ortodoks Rumlardan 2 olmak üzere toplam 40 milletvekilleri adayları, seçilecek milletvekili sayısı  kadar olduğundan, bunlar için seçim yapılmadı ve bu adayların tümü milletvekili olarak meclise girdiler.

  2 Eylül 1938 günü toplanan Hatay millet Meclisi, daha önce Atatürk tarafından aday gösterilen Tayfur Sökmen’i Hatay Devleti Cumhurbaşkanı seçti. Dr. Abdurrahman Melek başbakanlığa atanırken, Abdülgani Türkmen meclis başkanı oldu. Beş bakandan oluşan Hatay Devleti Hükümeti, Hatay Millet Meclisi’nin 6 Eylül 1938′deki oturumunda güven oyu aldı.
          Çıkarılan bir yasa ile Türkiye Cumhuriyeti yasalarının tümü Hatay Devleti’nin yasaları olarak kabul edildi ve bunlar içinde hemen uygulanabileceklerin belirlenmesi için hükümete yetki verildi. Devlet yönetiminde vatandaşlara uygulanan eşitlik sayesinde cemaatler arasındaki ayrılık ve husumet giderek azaldı.
          İlk başta Antakya, İskenderun, Kırıkhan ilçelerinden ibaret olan Hatay Devleti’nde daha sonra Reyhanlı ve Yayladağ ilçeleri oluşturularak ilçe sayısı beşe yükseltildi. Para birimi Suriye lirası olan Hatay Devleti’ni dış ülkelerde Suriye Devlet Başkanı temsil edecekti. Devletin bayrağı, Türk bayrağının çok benzeri olup sadece yıldızı kırmızı idi. Posta işlerinde Suriye postalarına bağlı kalınacaktı. Suriye ile askeri ve siyasi hudut bulunmayacaktı.

Bir süre  sonra Fransız idaresindeki Suriye Devleti ile Hatay Devleti arasında bazı konularda yetki ve yönetim açısından başgösteren anlaşmazlıklar giderek büyüdü. Manda yönetimi zamanından  bu yana görev yapan bütün Fransız ve Suriyeliler, Türk yönetimince işten çıkarıldılar. Gerginleşen münasebetler üzerine Suriye Devleti’nin bir ara posta pulu vermemesi üzerine, Hatay Devleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin pullarını kullanmaya başladı. Kısa bir süre sonra kendi pullarını çıkaran Hatay Devleti, Uluslararası Postalar  Topluluğu’na üye oldu. Devletin parası Suriye parası  idi. Vurgunculuğa mani olmak amacıyla gizlice toplanan meclisin bir gece içinde çıkardığı bir kanunla, Suriye parası yerine Türk lirasına geçildi. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası İskenderun’da bir şube açtı.
          Bu sırada Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti ile olan sınırı kapalı idi. Suriye Devletiyle anayasa gereği bir sınırı bulunmamaktaydı. 20 Ekim 1938 gece yarısı Fransızlar, kendilerine çıkarılan güçlükleri bahane ederek, Suriye Devleti’nin Hatay Devleti ile varolmayan sınırını kapattılar ve Hatay Devleti ile olan ilişkiyi dondurdular. Amaçları Türkiye ile sınırı kapalı olan Hatay Devleti’ni ekonomik açıdan güç duruma sokup kendi istekleri doğrultusunda hareket etmeye zorlamaktı. Bu olaya misilleme olmak üzere  Hatay Devleti de Suriye ile yeni oluşan sınırını kapattı. Her iki taraftaki sınırın kapalı olmasının Hatay Devleti’nin ticaret ve ulaşım işlerini aksatacağı ihtimali karşısında, olaydan iki gün sonra Millet Meclisi’nde alınan bir kararla Türkiye Cumhuriyeti ile olan sınır açıldı

  Suriye hududunun Fransızlar tarafından kapatılması, öteden beri düşlenen, Hatay’ın anavatana katılması hedefi için pek olumlu bir ortam yaratmıştı. Fransızlar’ın bu durumu sezip özür dileyerek, Hatay Devleti ile olan sınırı tekrar açmalarına rağmen Hatay Devleti, Suriye Devleti ile olan sınırını açmadı. Bu gergin ilişkiler içinde, anavatana katılma arzusu ile dolu sekiz ay geçti.
          Türkiye Cumhuriyeti’nde 1939 yılında yapılan milletvekili seçiminde, Hatay Devlet Başkanı Tayfur Sökmen Antalya’dan, Başbakan Abdurrahman Melek ise Antep’ten milletvekili seçilerek TBMM’ne girdiler. Bu  olay Hatay’ın anavatana katılması hedefinin  bir diğer adımını  oluşturmakta idi. Zaten Fransa da bu konuya son zamanlarda ılımlı bakmakta kamuoyunda ise bu çözümün bölgedeki istikrar ve her iki devletin geleceği  için en uygun yol olacağı görüşü ağırlık kazanmakta idi.
Nihayet Fransa Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında yapılan anlaşmaya uygun olarak, Hatay Millet Meclisi’nin 23 Haziran 1939′da oybirliği ile aldığı karar gereğince Hatay Devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ne katıldı.
          Hemen uygulamaya konan bu karar sonucu, Hatay’da görevli son Fransız birliği 7 Temmuz 1939 günü Antakya kışlasında yapılan törenle Hatay’dan ayrıldı. Türkiye Cumhuriyeti, Fransızlar’a bağlı olan Suriye-Büyük Lübnan Bankası, Tütün İdaresi, Elektrik Şirketi, İskenderun Liman Şirketi’ni satın alırken, Suriye uyruğuna geçmek isteyen vatandaşlarına da bir tercih hakkı tanıdı.
          Suriye Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti temsilcilerinin katılımı ile oluşan komisyon sonucunda bugünkü sınır çizgisi tespit edildi ve TBMM’de çıkarılan 7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayılı yasa ile Hatay ili oluşturuldu. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Hatay Egemenlik Cemiyeti Genel Sekreteri  Şükrü Sökmen Süer, Hatay’ın ilk valisi oldu.
          Antakya’da, 23 Temmuz 1939 tarihinde TBMM adına gelen heyetle beraber yapılan anavatana katılma törenleri ile Ulu Önder Atatürk’ün sağlığında neticesini göremediği büyük ülküsü olan  Hatay meselesi daima karşısında olduğu bir askeri harekat yerine  arzuladığı  gibi politik yollarla kesin sonuca ulaştı ve Kırk Asırlık Türk Yurdu anavatan sınırları içine alınmış oldu.

Hatay Meselesi Ve Anavatana Katılması (1938-)

  1. Dünya Savaşı’nı kaybetmiş olmamızdan ötürü, bütün cephelerde olduğu gibi  Filistin ve Suriye’de dövüşen Osmanlı Ordusu da, 1918 Eylül ayı sonlarına doğru görev bölgesinden çekilmeye başladı. Suriye’de, VII. Yıldırım Ordusu’nun yöreden ayrılmasından sonra İtilaf Devletleri’nin desteği ile, Hicaz Emiri Faysal’ın başkanı olduğu bir Arap-Suriye hükümeti kuruldu. İngilizler, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Antlaşması hükümlerine dayanarak 25 Kasım 1918′de İskenderun Sancağı’na bir miktar asker çıkardılar. Aynı Antlaşma  hükümlerine göre, Osmanlı yönetimine bırakılmış  olmasına rağmen İskenderun Sancağı’nı işgal eden İngiliz birlikleri, 5-6 gün kentte kaldıktan sonra çekilerek 7 Aralık 1918 tarihinde, Antakya’ya giren Fransız askerlerine  işgali devrettiler.
           Mondros Antlaşması ile bu toraklarda görevi bitmiş olan VII. Yıldırım Ordusu Kumantanı Mustafa Kemal Paşa geri geldiği Adana’da bu işgal hareketini müttefik orduları kumandanı Mareşal Allanby nezdinde protesto ederken, ilerde Hatay Meselesi haline gelecek olan bu konuya, o tarihten itibaren ilgi duymaya başlamıştı.
          Yerli halkın ileri gelenlerinden bir grubun Fransız yönetimine karşı mücadele kararı alması ile sancakta ilk direniş hareketinin çekirdeği kurulmuş oldu. Bu grubun liderliğinde hareket eden mücahitler, zaman zaman Fransız işgalcileri ile silahlı çatışmaya da girdiler. 13 Temmuz 1919′da İskenderun Sancağı’na gelerek halka Fransız yönetiminden memnun  olup olmadıklarını soran Amerikan heyetine büyük çoğunluğun Türk idaresini istedikleri şeklindeki beyanı, Fransız yönetimine karşı başlatılan direniş hareketinin haklılığını göstermekte idi.

 

Sivas Kongresi’nde ilk esasları meydana çıkmış olan Misak-ı Milli kavramı ile ilgili olarak bu direniş hareketinin önde gelen isimlerinden Tayfur Ata Bey (Sökmen) ile Ankara arasında yapılan yazışmalarda, İskenderun Sancağı ve havalisinin de (Hatay) bu hudutlar içerisinde olduğunun Mustafa  Kemal tarafından belirtilmiş olması, bir süredir Misak-ı Milli hududu dışında kaldıkları kuşkusu içinde olan bölge halkının maneviyatını yükseltti.
          Güneydoğu Anadolu ve İskenderun Sancağı’nda iki yıldır süregelen ve Fransız hükümetini huzursuz eden direniş hareketinin ve çatışmaların sona erdirilmesi amacıyla, Ankara Hükümeti ile 9 Haziran 1921 tarihinde başlanan görüşmelerin, 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması ile bir uzlaşma  ortamına girmesi üzerine, Antakya’da Fransız yönetimine karşı sürdürülen direniş faaliyetine bir süre ara verildi. Ancak, antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre önce, 26 Ağustos 1921 tarihinde, Fransızlar bütün Suriye’yi işgal ederek, daha önce kurmuş oldukları Faysal başkanlığındaki Suriye Hükümeti’ne son vermiş ve  ülkede manda yönetimini uygulamaya başlamışlardı.
           Gene Ankara Antlaşması hükümlerine göre Fransızlar, Adana, Mersin, Osmaniye, Kilis ve Anteb’i boşaltırken, İskenderun, Antakya, Kırıkhan, Reyhanlı, Altınözü ve Samandağ’dan çekilmeyip bu beldeleri İskenderun Sancağı adı altında ve özel bir statü içinde, Fransız mandası olarak  yöneltilmekte olan Suriye Devleti’ne bağladılar. Bu  uygulamaları ile Ankara Antlaşması, sancağın kurtuluş ümitlerini gelecekte belirsiz bir zamana bırakmış olması nedeniyle Hatay’da yaşayan Türkler arasında üzüntü yarattı.
Ankara Antlaşması hükümleri içinde sancak dahilindeki okullarda Türkçe’nin okutulması, Arapça’nın yanında Türkçe’nin de resmi mahiyette bir dil olması, Türk kültürünün yayılması, sancak bayrağının Türk bayrağına benzer bir bayrak olması gibi maddeler bulunmasına rağmen Fransızlar bu maddeleri hiçbir zaman uygulamadılar. Özellikle eğitim ve sağlık hizmetlerinde, Hıristiyan nüfusu, Türk nüfusa yeğ tutan bir davranış içine girdiler. Bu tutum, sancakta   yaşayan farklı etnik grupların, farklı dili konuşanların ve farklı siyasi akımlara mensup olanların çatıştığı karışık bir ortam yarattı.
         Fransızların,, İskenderun Sancağından çekilmemeleri ve sancak içindeki Türk nüfusa karşı davranışlarındaki eşitsizlik üzerine tekrar faaliyete geçen direniş örgütü, merkezi Adana’da olan, Tayfur Ata Bey (Sökmen) başkanlığında, İskenderun ve Havalisi Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’ni kurarak, Ankara ile ilişkilerini devam ettirdiler ve bir heyet halinde Ankara’ya giderek, Mustafa Kemal’den bölge ile  ilgilenmesini istediler.
    1922′de Fransızlar tarafından Suriye Devletleri Federasyonu kuruldu ve İskenderun Sancağı, Federasyona bağlı olan Haleb Devleti içinde yer aldı. Ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü garanti altına alan ve yeni Türkiye Devleti’nin sınırlarını çizen Lozan Antlaşmasında esaslı bir şekilde ele alınmayan ve bu nedenle yöre halkının umutsuzluğa sevk eden Hatay Meselesi, Atatürk’ün 15 Mart 1923 günü Adana’da yaptığı konuşmada, “… kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz” sözü ile yeni bir dinamizm kazandı ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin gündemine ciddi olarak girdi.
          Gelişen olaylar karşısında bölgede yaşayan diğer etnik gruplara karşı da örgütlenme ihtiyacı duyan Türk nüfus, Türkiye ile birleşme temasını işleyen Altın-Özü isimli bir gazete ile faaliyeti çok kısa süren Antakya Halk Fıkrası adlı bir de parti kurdular.
          Bölgedeki huzursuzlukların Milletler Cemiyeti’nde yaptığı etkiler sonucu 1926 yılında Fransızlar, İskenderun’da bir hükümet kurulması teklifini gündeme getirdiler. Teklife göre, Beyrut’taki yüksek komiserliğe bağlı olarak çalışacak bu hükümetin kendi anayasası, kendi meclisi ve seçilmiş bir başkanı bulunacaktı. Hükümet merkezi olarak İskenderun öngörülmekteydi. Bu hükümetin teşkili amacıyla yapılan seçimler sonucunda, Arapların çoğunlukta olduğu bir meclis oluştu. Başkanlığına da Ahmet Türkmen’in adaylığına karşılık, İskenderun Sancağında Fransız olağanüstü komiserinin delegeliğini yapan H. Duriex’in getirildiği Bağımsız İskenderun hükümeti, gördüğü tepkiler karşısında kısa bir süre sonra ismini, Kuzey Suriye Hükümeti olarak değiştirme kararı aldı.
          Anayasaları gereği sancağın bağımsızlığı  için yemin etmiş olan Kuzey Suriye Meclisi  milletvekilleri bu karardan dört gün sonra, Şam’daki Merkezi Suriye Hükümeti’ne bağlanma kararı aldı.
          Ortaya  çıkan bu yeni durum üzerine Fransa’nın Suriye üzerindeki manda yönetiminin sona ereceği 1935 yılından sonra, İskenderun Sancağının geleceğini, Türk nüfusun çıkarlarına uygun bir neticeye ulaştırmak amacında olan Türkler, Fransızların engelleme gayretlerine rağmen hedeflerine ulaşmak için yoğun bir propaganda faaliyetine girdiler

   Bu faaliyet içinde, özellikle anavatanda gerçekleştirilmiş olan Atatürk ilke ve inkılapları örnek alındı. Örneğin, Latin harflerini öğreten kurslar açıldı, fes yerine şapka giyilmeye başlandı ve herhangi bir faaliyet gösteremeyerek, sembolik bir kuruluş halinde kalan Halk Partisi kuruldu. Türk nüfusun yaptığı bu gayretli ve ısrarlı çalışmalar meyvelerini verdi ve bir süre sonra Fransızlar, İskenderun Sancağında Türk hakimiyeti kavramına sıcak bakmaya başladılar.
          Sancakta yaşayan Türkler, Ankara’ya gönderdikleri heyetler ile zamanın başbakanı İsmet İnönü ve  Mareşal Fevzi Çakmak aracılığı ile Atatürk’e  bir kere daha aktardıkları davaları için Ulu Önder’den daha yakın ilgi ve destek istediler. Türk hükümeti, 1936 Eylül ayında Cenevre’de yapılan  Milletler Meclisi toplantısında konuyu gündeme getirerek, İskenderun sancağının bağımsızlık talebini Fransız Hükümeti’ne resmen bildirdi.

Osmanlılar Dönemi(3.bölüm)

1893 tarihinde çıkan kolera salgınında 4.000 Hıristiyan kenti terk ederken bir çok kişi de hayatını yitirdi.
          XIX. yüzyılın ikinci yarısında Suriye’nin ekonomik hayatı içinde buğday, arpa, yulaf, mısır, darı, baklagiller, yağ bitkileri, narenciye, kayısı, üzüm, incir, pamuk ve tütün  gibi tarım ürünleri yanında, başta ipekçilik, dokumacılık, sabun imalatı ve dericilik olmak üzere, bakırcılık, demircilik, silah yapımı, halıcılık, halat yapımı ve ağaç işlemeciliği gibi imalat kolları da faaliyet göstermekte idi. Özellikle dokumacılık sektöründe Şam, Haleb, Beyrut, Hama ve Humus’da dokunan düz ve desenli  ipekli kumaşlar ile elbiselik kumaşlar, masa örtüleri, perdelik kumaşlar, tafta ve kadifeler, iparatorluk içinde dağıtılan ve Avrupa’ya ihraç edilen sanayi ürünlerinin başlıcalarını oluşturmaktaydı.
Süveyş Kanalı’nın açılmasına kadar, Mezopotamya’dan  Akdeniz’e gelen yollar ile Mısır’dan kuzeye çıkan yolların kesişme noktasında  olan Antakya, bu tarihten sonra kanalın yeni bir ticari güzergah oluşturması ve Bağdat demiryolu hattının çok güneyinde kalmış olması nedeniyle Suriye’deki diğer önemli merkezler gibi, ticari önemini giderek kaybetmeye başladı. Ancak Suriye toprakları, sahip olduğu zengin hammadde potansiyeli nedeniyle önceki yüzyıllarda olduğu gibi batılılar için daima cazip bir ülke vasfını korumuştur.
          Ali Cevat Bey’in, 1895-96 tarihli Tarih ve Coğrafya Lugatı’nda, 4 nahiye ve 310 köyden oluşan Antakya Kazasının 62.750 olan toplam nüfusunun 48.000′nin müslüman olduğu yazılıdır. Kazada yetişen tahılın ihtiyacı kafi gelmemesi nedeniyle, Haleb Sancağı’ndan çok miktarda  hububat ithal edildiği, buna mukabil kazada, dut, pamuk, meyan kökü, zeytin, zeytinyağı ve sabun üretiminin çok olduğu, yılda 12-15 milyon kilo Sabun üretilen Antakya kazasında dokunan çarşaf, kefiye, maşlah ile diğer elbiselik kumaşların pek makbul olduğu kayıtlıdır. Asi’den  elde edilen yıllık 250 bin yılan balığı tuzlanıp Kıbrıs, Mısır ve  Beyrut’a ihraç  edilmekteydi.
          Lugatta verilen bilgilere göre, kaza merkezi olan Antakya’nın kent nüfusu 23.550′dir. Kentte 3.374 ev, 1.451 dükkan, 38 mağaza, 20 han, 3 otel, 14 kahve, 1 eczane, 25 fırın, 5 su değirmeni, 9 sabun imalathanesi, 14 ipek fabrikası, 1 kışla, 24 cami, 28 mescid, 2 dergah, 10 medrese, 3 kilise, 5 hamam ve sair binalar vardır. Habib-i Neccar Hazretlerinin kent içinde ziyaretgahı olan bir de türbesi vardır.
Karl Baedeker’in 1906 tarihli Seyahat Rehberi ile  Meyers’in 1913 tarihli Seyahat Rehberi’nde verilen bilgilere göre, kaymakamlık merkezi olan Antakya’da ortalama 28.000 kişi yaşamaktaydı. Bu nüfus içinde 4.000 Hıristiyan ve birkaç Yahudi vardı ve resmi dil Türkçe idi. Önemli bir ticari faaliyet bulunmayan Antakya’dan, özellikle Amerika’ya kereste ve meyankökü, Avrupa’ya da mısır ihraç edilirdi. Bir çok sabunhane bulunan kentte, ayakkabıcılık ve bıçakcılık ünlü idi. Asi kenarındaki  su dolapları bahçelerin sulanmasında kullanılırdı.
          Surlarla çevrili eski Antakya’nın ancak 1/10′unu kaplayan bugünkü kent, ortalarında  bir su kanalı bulunan dar sokakları, kiremik örtülü ve tüm pencereleri dışarıya kapalı evleri ile mütevazi bir görünüme sahipti. Kentin Harbiye çıkışında İbrahim Paşa’nın sarayı, kışla, Alman Konsolosluk Acentası ve  Rıfat Bereket  Ağa’nın evi görülmeye değer yapılardı.
          1872 depreminde hemen hemen tamamı yıkılmış ve sadece izleri kalmış olan surlar yanında, Antakya’nın kapılarından Harbiye tarafındaki St. George Kapısı’nın (Cherubim Kapısı  ya da Daphnetica) izleri durmakta  idi. Demir kapı (Ba’el Hadid ya da Porte de Fer) 18 m. yüksekliğindeki muhteşem kitlesi ile ayakta idi. Aynı depremde tamamiyle yıkılan St. Paul Kapısı’ndan (Bab-Boulous) hiçbir şey kalmamıştı ve bahçe Kapısı (Dük Kapısı ya da Bab-ed Djeneine) ise meyve bahçeleri altındaydı.
          H. 1320/M. 1902-03, H. 1321/M. 1903-04, H. 1322/M. 1904-05, H. 1324/M. 1906-07, H. 1326/M. 1908 senelerine ait salnamelerde Antakya, Haleb Vilayeti’ne bağlı bir kaza olarak geçmektedir. Kazaya Kuseyr, Harbiye, Karamurt ve Süveydiye olamk üzere 4 nahiyenin ve bu nahiyelere de 175 köyün bağlı olduğu kayıtlıdır. Kaza kaymakamlığı, H. 1320 ve H. 1321 senelerinde Mahmud Bey, H. 1322′de Cavit  Bey, H. 1324 ve H. 1326 senelerinde ise Rauf  Paşa tarafından yürütülmüştür.
          Birinci Cihan Savaşı’ndan sonra Fransız işgali ve bunun takiben manda yönetimine giren Antakya’da kuzey-güney doğrultusunda kenti ikey ayıran büyük cadde (bugünkü Kurtuluş Caddesi) açılmış, inşa edilen konforlu oteller ve sayfiyelerdeki köşkler ile kent oldukça genişlemiştir.
          1931 yılında nüfusu 35.000 olan Antakya’da 31.000 müslüman ve 4.000 Hıristiyan yaşamakta idi. O tarihte kentte 6 otel, cuma pazarında 170 dükkan, 1 lise, 4 kız-erkek karışık okul, 7 ilkokul, PTT, 42 cami, 1 sinegog, 4 kilise, biri özel olmak üzere 2 müze, 1 banka, ikisi özel olmak üzere 3 hastane, 4 dernek, 1 kitaplık, 6 doktor, 4 eczacı, 6 dişçi vardı.
          1932 yılında yapılan resmi nüfus sayımında Antakya’da 24.000 Müslüman, 5.500 Hıristiyan ve 270 Yahudi yaşamakta idi.
          1935 yılında Weulerss’in yaptığı incelemede, Antakya nüfusunun temel öğesini oluşturan Türkler, kentin merkezinde oturmakta ve 45 mahalleden oluşan kentin 27 mahallesini işgal etmekte ve toplam 30.000 olan kent nüfusunun 18.000′ini oluşturmakta idiler. Antakya çevresindeki büyük zeytinliklerden kaynaklanan sabun endüstrisi ve sabun ticareti, kentin belli baştı ticari faaliyetini  teşkil etmekteydi. Antakya’da 16 sabunhane olduğunu söyleyen Weulersse, bu imalethanelerden çıkan ürünlerin Ankara, Amasya, Diyarbekir, Mardin, Musul ve Van’a sevkedildiğini, sabun ticareti ve az da olsa ipek alışverişi yanında batı ile olan bütün ticaretin gayri müslimlerin elinde olduğunu yazar.
          Antakya’da Osmanlılar’dan kalan hanların pek çoğu bugün sabunhane olarak kullanıldığından, mimari karakterlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Osmanlı hanları içinde en önemlileri, Uzun Çarşı ile Yemeniciler arasında, depo ve rükkan olarak kullanılan Kurşunlu Han ile Yeni Han ve Hüsnü Sabuncu Kervansarayı’dır. Cuma Pazarı’ndaki Kurşunlu Han, Antakya’daki 15 hanın en eskisi olup 1660 yıllarına doğru Köprülü Mehmet Paşa tarafından sürre alayının ağırlanması için inşa ettirilmiştir.

 1936 yılında, Antakya’daki zanaatkar sınıfının sosyal ve ekonomik yapısı hakkında detaylı bilgiler veren Pierre Bazantay, o tarihte belediyelerin, büyük hanların karşılıklı kapılarını sürekli açık tutarak bu hanların avlularını yol haline getirmek istediğini yazmaktadır. Çarşıda sokakların büyük taşlarla döşeli olduğunu ve sokakların ortasında yağmur suları ile pis suları toplayan açık kanallar bulunduğunu belirten Bazantay bu kanallardan akan suların, çok eskiden beri görev yapmakta  olan lağımlar aracılığı ile Asi’ye akıtıldığını söyler. Bazantay’ın verdiği bilgiler arasında,  Asi nehri kenarında 9 adet su dolabı bulunduğunu ve Antakyalı ustalar tarafından çapı 10 m.’ye ulaşan devasa dolapların yapılabileceği yazılıdır. Antakya’da 5 tane hamamın varlığından söz eden Bazantay, bunların içinde  en eski olanının Yeni Hamam olduğunu söyler.

  Tarihlerde, Osmanlı Antakyası hakkında geniş ve detaylı bilgilere rastlanmayışının  nedeni, Seleucus’lar döneminde başkent, Roma döneminde imparatorluğun doğu sınırlarını koruyan bir serhad kenti. Roma ve İskenderiye’den sonra imparatorluğun üçüncü büyük metropolu  olan Doğunun Kraliçesi’nin çağlar içinde değişen koşullar nedeniyle Osmanlılar döneminde askeri ve ekonomik açıdan eski önemini kaybetmiş, nüfusu azalmış, netice  olarak eski dönemlerdeki ihtişamını yitiren görmüş geçirmiş büyük bir kentten küçük bir kasaba haline gelmiş olmasındandır.
 
 
 

osmanlı döneminde(2.bölüm)

 XIX. yüzyılın ikinci yarısında, Antakya kazası hakkında bilgi aldığımız kaynaklardan biri olan Cevdet Paşa’nın Tezakir’inde, 1867 yılında Antakya kazası nüfusunun 9904 haneden oluştuğu belirtilmektedir. Ayrıca bunların 8775′inde Müslümanların, 1129′unda ise gayri müslimlerin oturduğu ve Müslüman olmayan hanelerin 33′ünün Yahudilere ait olduğu yazılıdır. Antakya’yı büyük bir kasaba  olarak niteleyen Cevdet Paşa, kentte çok sayıda cami, mescid ve mektep ile bin kadar dükkan ve sekiz han ile diğer binaların bulunduğunu kaydeder. O tarihlerde, Antakya’daki ticaretin zeytinyağı, sabun ve bir miktar ipekten ibaret olduğu, Tezakir’de verilen diğer bilgiler arasındadır

Tanzimat ile başlayan ve Osmanlı toplumunun sosyal yapısında değişimlere neden olan batı tarzı yaşam modeli ve kent yönetimindeki yeniliklere paralel olarak kentin Harbiye tarafından Hıristiyan mahallesinin bittiği yerde bir hükümet konağının inşası ve kaza kaymakamlığı teşkilatının kurulmasından sonra XIX. yüzyılın  ikinci yarısından itibaren memur aileleri gelip, Antakya’ya yerleşmeye başladılar.
          Kışladan yeni inşa edilen Hükümet Konağına  giden yol zaman içinde genişleyerek Saray Caddesi adını aldı  ve bu cadde üstünde inşa edilen yeni binalar ve bunların altındaki mağazalar, gazinolar ve lokantalar ile bu mahalle, Antakya’nın en modern semti haline geldi.
          Sultan Albulhamid’e izafeten Hamidiye Mahallesi adı ile bilinen bu mahallede yeni inşa edilen modern yapılar nedeniyle doğu kentlerine özgü karakterin kaybolduğunu söyleyen Weulerse, “… Avrupa stili, demir, tuğla ile inşa edilmiş, büyük açıklıklı binalar, eski Antakya stiline ihanet ediyorlar” derken, yeni oluşan bu mahalledeki yapıları, mimari karakterleri bakımından yadırgandığını ifade eder.
          XIX. yüzyılın ikinci ikinci yarısına kadar surlar dışında bir mahalle bulunmayan Antakya’da, 1876 Osmanlı-Rus Harbi’nden sonra topraklarından atılan Çerkez göçmenleri için, Asi’nin karşı tarafında, Muhacirin Osmaniye ya da daha sonra ki adı ile Yeni Mahalle adı altında yeni bir yerleşme kurulmuştur.
          Gerek geniş düzlüklerden oluşan topografik yapısı, gerekse kent dışında olmasından ötürü arsa fiyatlarının düşük olması nedeniyle, ileriki yıllarda hızla yayılan bu yeni yerleşme (ki sonradan, Cumhuriyet, Akevler ve Cebrail mahalleleri adını  almıştır) modern yapıları ile, Eski Antakya’nın karşısında, Asi’nin öbür yakasındaki Yeni  Antakya’yı  oluşturmaktadır.
          1822 tarihli Lugat-ı Tarihiyye ve Coğrafiyye’de Antakya nüfusunun 12.000 olduğu yazılırken, eski çağda 200.000′den fazla insanın yaşadığı  büyük bir kent olan Antakya’nın o zamanlar Haleb’den daha mamur olduğu belirtilir. Ancak zaman içinde uğradığı hücumlar ve depremler nedeniyle harab olan Antakya’nın önceki haline nispetle şimdi bir köy halinde olduğu ve kentte çok miktarda ipek, zeytinyağı ve sabun ticaretinin yapıldığı yazılıdır.

 Osmanlı döneminde Antakya’da vukubulan çok sayıda deprem arasında 1615, 1822 ve  1872 yıllarındaki depremler en önemli olanlarıdır. Son zamanların en etkili depremi 9 Nisan 1872 sabahı vukubulmuş sarsıntının şiddetinden surların bir kısmı çökerken, Asi üzerindeki köprü çatlamıştır. Kentin üçte ikisinde çok ciddi hasar yapan bu depremde 1.000 kişi hayatını yitirmiştir. 1872 depreminde hasar gören yapılar arasında yer alan ve ahşap olan eski kilise, yeniden fakat taş malzeme ile inşa edilmiştir. Bu yapı Antakya’nın en önemli yapılarından biri olmuştur

  1889 tarihli Kamus-ül A’lam’da Antakya hakkında şu bilgiler yer alır: “Haleb Vilayeti, Haleb Merkez Sancağı’na bağlı kaza merkezi olan bir kenttir. Eski zamanda çok mamur ve büyük bir kentti. Şimdiki kasabanın etrafını çevreleyen surlar eski Antakya’nın büyüklüğünün bir delilidir. Hicretin 16. senesinde ve Hz. Ömer’in halifeliği döneminde, Hazret-i ebu Ubeyde tarafından feth edilerek müslüman ülkesi olmuştur. Daha sonra Bizans, Selçuklular, Haçlılar ve Memluklar’ın eline geçen Antakya, son olarak 921 tarihinde Yavuz Sultan Selim Han tarafından fethedilmiştir.
          Antakya kenti, bir taraftan birbirini takip eren şiddetli depremler ve diğer taraftan uğradığı istilalar nedeniyle bir kaç kere tahrip olmuş, eski büyüklüğü ve  ihtişamını kaybetmiştir. Kentte saray, tiyatro, mabed ve su yolu gibi eski yapıların kalıntıları meşhurdur.
          Bugün eski yerinin yalnız bir kısmını işgal eden Antakya’nın nüfusu 16.818′dir. Bunun 3.000′e yakın miktarını Hıristiyan ve Yahudiler oluşturmaktadır. Geri kalanı tamamiyle Müslümandır. Bulunduğu yer gayet güzel ve hoş olan Antakya’da 14 cami, bir kaç medrese, rüşdiye  mektebi ve bir kaç hamam vardır.

 Münbit ovaları, limon, portakal, dut, zeytin ve çeşitli meyve ağaçları ile dolu  olan Antakya’da Antakya’da ipek, zeytinyağı  üretimi büyük miktarlara ulaşır. Bunun yanında pamuk da yetiştirilir. Sabun üretimi ve ihracı yapılan kazada, ipek gömlek, bez, çarşaf, Trablus kuşağı ve maşlah gibi dokunan ürünleri yanında ağaç oymacılığı, kuyumculuk ve demircilik de bir hayli ilerlemiştir.”

  1891 yılında Antakya’yı  ziyaret etmiş olan ve kent hakkında ayrıntılı bilgiler veren Fransız Seyyahı Cuinet’e göre kentin nüfusu 23.550 kişi olup, bunun 16.000′inin müslümanlar, geri kalanını da Hıristiyan ve Yahudiler oluşturmakta idi. Bu nüfus içinde Türkler, Suriyeliler, Araplar ve Ensariler Müslüman grubu teşkil ederken, Rumlar ile Katolik ve Gregorien Ermeniler, Hıristiyan grubu oluşturmakta idiler. Kazanın tümünde yaşayan nüfus ise çeşitli etnik kökene bağlı çeşitli mezheplere mensup müslüman ve Hıristiyan cemaatten  oluşan çok daha heterojen bir yapıya sahipti.
          XVII. yüzyıla kadar hiç Hıristiyan bulunmayan Antakya’da, XVIII. yüzyıldan itibaren Hıristiyan  aileler yeniden yerleşmeye başladılar. 1846 yılında bir İtalyan papazın başlattığımisyon, 1851′de Hıristiyanların tekrar örgütlenmesini sağladı ve misyonerler 1860′da Antakya’da kendi evlerini  inşa ettiler.
          Gene Cuinet’in verdiği bilgilere göre, 1891 yılında Antakya’da 1 kışla, 24 cami, 28 mescit, 2 tekke, muhtelif seviyede toplam 42 okul, 3 kilise, 5 hamam, 117 çeşme, 3.374 hane, 1.451 dükkan, 35 toptancı mağazası, 20 han, 3 otel, 14 kahvehane, 1 eczane, 25 fırın, 5 su değirmeni, 9 sabunhane, 13 ipek atelyesi ile kaymakamın resmi ikametgahı olan bir konak bulunmaktaydı.

3. Osmanlılar Dönemi (1516-1918)

Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar, dört asır Osmanlı hakimiyetinde kalan Antakya, bu süre içinde Haleb  vilayetinin, Haleb Merkez Sancağına bağlı bir kaza merkezi olarak yönetildi. XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX, yüzyıla ait umumi salnamelerle Haleb Vilayeti salnamelerdeki kayıtlara göre, imparatorluğun çöküşüne kadar, herhangi bir değişiklik olmadan bu statüyü muhafaza ettiği  anlaşılmaktadır. İstanbul’a uzak oluşu yanında Mısır’ın fethinden sonra bölgedeki askeri önemini yitirmiş olmasına ilaveten Ortadoğu’daki büyük geçiş  yolları dışında kalmış olması gibi zaman içinde değişen koşullar nedeniyle Osmanlı Devleti için önemsiz ve bu sebeple ihmal edilmiş küçük bir kasaba olarak asırlarca  kendi halinde yaşamıştır.

 Seleucus krallarına başkentlik yapmış, Roma çağındaki ihtişamı dillere destan olmuş, imparatorluğun üç büyük metropolünden biri olarak imparatorların gözdesi olan ve bir zamanlar ‘Doğunun Kraliçesi’ lakabıyla anılmış olan Antakya’ya, Kanuni Sultan Süleyman, İran’a yapmış olduğu birinci sefer (Sefer-i Irakeyn) dönüşünde uğramıştır. 24 Kasım 1536′da vardığı  Haleb’de sekiz gün kalarak kentteki cami, kale ve türbe gibi yerleri ziyaret eden Kanuni, Aralık  ayının beşinci günü Antakya’ya gelmiş ve burada bir gece kaldıktan sonra ertesi gün İstanbul’a dönüş yolunda, İskenderun üzerinden Adana istikametinde yoluna devam etmiştir.

Mısır’ın Osmanlı hakimiyetine girmesinden sonra bu ülkeye giden her kafile muhakkak surette Antakya’da konaklar, ondan sonra yoluna devam ederdi. Ayrıca Hac yolunda olması nedeniyle hacılar için de bir uğrak yeri idi. Sadrazam Moralı Hasan Paşa H. 1115/M1703- 1704  yılında hacılar için Antakya’da bir cami, bir imaret, bir mektep ve bir de hamam vakfetmiştir.
          Türkiye Diyanet Vakfı yayını olan İslam Ansiklopedisi’nin Antakya maddesinde kentin özellikle XVI. yüzyül olmak üzere Osmanlı dönemindeki nüfusu, mahalleleri, umumi yapıları, ekonomik hayatı ve esnafı hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.
XVI. yüzyılda Haleb vilayeti sayımları içinde Antakya: 1527′de 1006 hane (evli), 131 mücerret (bekar), 1537′de 1196 (evli), 265 mücerret (bekar), 1552′de 1087 hane (evli), 395 mücerret (bekar, 1570′de 1074 hane (evli), 287 mücerret (bekar(x), 1589′da 1064 hane (evli), 511 mücerret (bekar) nüfusa sahipti. Bu nüfus yirmi iki ile yirmi dört mahallede oturmakta idi. Bunlar arasında Debbüs (dörtayak), Haraccı Bekir ve Hallabünnemle (Basaliye) mahalleleri Osmanlı fethinden sonra kurulanlardır. sur içinde yer alan mahalleler içinde XVI. yüzyılda en kalabalık olanları Habibünneccar (Keşkekoğlu), Cülahan, Dörtayak, Kanavat ve 1552′den sonra ismine rastlanmayan Haraccı Bekir mahalleleriydi.
         XVI. yüzyılda Antakya’da Meydan Hamamı, Beyseri Hamamı ve  Mehmed Paşa Vakfı olan bir diğer hamam ile içinde 101, dışında iki dükkanı  olan bir berdesten, Dörtayak mahallesinde alt katında yirmi sekiz, üst katında yirmi iki oda ve iki dükkan bulunan bir han vardı. Cafer Ağa Vakfı olan han-ı Sebil, yolcu ve devlet görevlilerinin kaldığı o devir içinde oldukça lüks bir konaklama yeri idi.
          XVII. yüzyılın sonlarında Antakya’da vakıfları yirmi sekize ulaşan cami ve mescidler arasında Habib Neccar Cami ve zaviyesi ile Cami-i Kebir, en büyük yapılardı. Diğerleri mahalle ismini taşıyan mescidlerdi. Ayrıca Kapıağası Cafer Ağa Muallimhanesi, Farisiye Medresesi, Mağribiye Zaviyesi vardı. 1710 yılında yapılan bir sayımda çeşitli mesleklere mensup 1161 esnaf ve buna ilaveten 2332 erkek nüfus tespit edilmiştir. 1838′de Antakya’nın nüfusu 6.000 idi.
          XIX. yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı Devleti’ne başkaldıran Mısırlı Mehmed Ali Paşa’nın Suriye ve Anadolu’daki yayılma hareketinin başarıya ulaşması üzerine, 1833-1839 yılları arasında Mehmed Ali Paşa kontrolünde kalan Antakya’ya bu yayılma hareketini bastırmak amacıyla gönderilen ve Osmanlı ordularına karşı başarılar kazanmış olan Mehmed Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından H.1248/M. 1832-1833 yılında bir kışla ile Asi Nehri yakınında bir saray inşa ettirilmiştir. Kentte Roma, Bizans ve Haçlılar dönemlerinden ayakta kalabilmiş son yapılar ile surlardan adeta işlenmiş hazır taş malzemenin elde edildiği bir ocak gibi istifade edilmiş, buralardan sökülen taşlar, kışlanın ve sarayın yapımında kullanılmıştır.

1835 yılında İbrahim Paşa’nın yaptırdığı bir sayımda Antakya’da 6.000 Mısır askeri, 5.600 sivil ve büyük bölümü Suriyeli Ortodokslardan oluşan bir nüfus yaşamakta idi.

Memluklar Döneminde Antakya

1268 yılı başında, Mısır’dan yola çıkan Memluk Sultanı Melik Zahir Baybars (1260-1277), önce Yafa’yı, daha sonra da önemli bir Haçlı üssü olan Beafort Kalesi’ni zapttettikten sonra 1 Mayıs 1268′de Trabulus (Tripoli) önlerine geldi. Kentin kuvvetli bir birlik tarafından savunulması,  Baybars’ın kente hücumdan vazgeçerek kuzeye doğru harekete devam etmesine neden oldu. St. Simeon (Samandağ) Limanı’nın zaptedilmesinden  sonra büyük bir ordu ile H. 666 yılının Ramazan ayının ilk günü (15 Mayıs 1268) Antakya surları önüne geldi ve kenti kuşattı.

 

 
          Bu sırada Antakya Prensi Bohemond VI, Trabulus’ta bulunmaktaydı ve kent Bohemond’un karısı ile akrabaları olan Antakya konnetablı  (valisi) Simon Mansel’in yönetimindeydi.
          Haçlılar tarafından onarımı ve takviyesi yapılmış olan surlar, daha önce Tripoli Kontluğu’nu desteklemek amacıyla bazı birliklerin  gönderilmiş olması nedeniyle az sayıda Haçlı tarafından savunulmaktaydı. Kuşatmaya engel olmak amacıyla yapılan bir hüruc hareketi başarısızlıkla sonuçlandı ve Mansel, Memluklere esir düştü.
        18 Mayıs 1268′de saldırıya geçen Memluk ordusu, Antakya’nın uzun süre direnmesine imkan  vermedi ve surların Silpius’a yükselmeye başladığı bir noktadan kente girmeyi başardı. Böylece yüzyetmişbeş yıldan beri süren Antakya Prensliği halindeki son Hıristiyan hakimiyeki nihayet buldu ve Antakya bir daha el değiştirmemek üzere İslam hakimiyetine geçti.
         Kente giren Memluk askerleri surların kapılarının ahaliden hiçbir kimsenin kaçmasına imkan vermeyecek şekilde kapatılmasından sonra bütün erkekleri öldürerek büyük katliam yaptılar. Öldürülen 17.000 kişinin yanısıra, içlerinde soyluların da bulunduğu kadınlar, erkek ve kız çocuklarından oluşan 100.000 kişiyi esir aldılar.
         Bunların bir kısmını esir pazarlarında yok pahasına satarken, bir kısmını da götürdüler. Antakya, Frank şehirleri içinde en zengin olanıydı. Yağmalanan altın ve gümüş ziynet eşyaları tepeler oluştururken, altın paralar Memluk askerleri arasında taslar dolusu olarak paylaşıldı. Uzunluğu itibariyle İstanbul surlarından sonra ikinci sırayı alan muhteşem surlar tahrip edildi. Kent acımasızca yağma edilirken, başta St. Paul Kilisesi Katedrali olmak üzere bütün kiliseler, saraylar, şatolar ve bütün güzel yapılar yakılıp yıkılarak, kent adeta harabe yığınlarından ve çölden ibaret bir hale getirildi. Antakya’nın düşmesi  Hıristiyan alemi için çok büyük bir darbe oldu ve Kuzey Suriye’deki Hıristiyanlığın çöküşünde hızlandırıcı rol oynadı. Ticaretin başka bölgeye kayması nedeniyle kentin ekonomik gücü kalmadı. Suriyede’ki Ortodoks ve Jacoben Kiliseleri Şam’a taşındı. Antakya bir daha hiçbir zaman Antik çağdaki eski parlak günlerine dönemedi.
         Önceleri bir Roma mabedi iken, daha sonra kilise ve nihayet islam hakimiyeti döneminde cami haline dönüştürüldüğü konusunda kaynaklarda birbirinden farklı bilgiler bulunan Habib Neccar Camii’nin medrese duvarlarında, üzerinde Baybars’ın adı (El Melik üz-Zahir) bulunan bir kitabenin varlığı, buranın en azından Memluklar döneminden beri bir cami yeri olduğunu göstermektedir. Depremlerden zarar gören cami ve minaresi bir çok kez yenilenmiştir. Asi üzerindeki değirmenlerin bir kısmının dahi Memluklu döneminden kalma olduğu rivayet edildiği gibi, ayrıca Baybars’ın bir vakfiye düzenlediği bugün dahi mevcut olan Cündi Hamamı ile ilk Osmanlı tahrirlerinde yer alan camilerin de Memlukler zamanına ait olmaları mümkündür. Memlukler devrinde Gaziantep gibi Antakya da sadece Türklerle meskun olup, Sultan Baybars devrinde (1260-1277) Antakya ile Gazze arasında yaşamakta olan ve kırk bin haneden fazla olan bir nüfus oluşturan Türkmenler, Antakya Prensliği’nin sona erdirilmesinde Baybar’a yardım etmişlerdir.
         XI. yüzyılın ilk yarısında kenti ziyaret etmiş olan Bertrandon de la Broquiere, Antakya’nın 300 haneden fazla olmayan ve hemen tamamı Türkmen ve Araplardan ibaret hayvancılıkla  geçinen bir nüfusa sahip bulunduğunu söyler. Memluk devleti idari taksimatında Antakya, Suriye (Şam) eyaletinin adı naibliğinden, Haleb  naibliğine bağlı bir küçük naiblik olarak yönetilmiştir. Haleb Naibliği, devletin kuzey sınırında olması nedeniyle Moğollar, Türkmen ve daha sonra Osmanlılar ile olan ilişkilerde önemli bir merkez görevi yapmıştır.
          Memluklerin kuzey komşusu olan Dulkadirli  Beyliği, güneydoğu Anadolu’nun bir kısmını kontrolü  altında tutmasına rağmen genellikle Memlukler’i metbuu  olarak tanımış, zaman zaman Memluk topraklarını istilaya kalkışmış ve Kudüs’e kadar uzanan bir alanda söz sahibi olmuştur.  XV, yüzyılın ilk yıllarında Anadolu ve Suriye’nin istilası programı içinde Sıvas’ın fethinden sonra güneye yönelerek Malatya, Haleb, Hama, Humus, Baalbek ve Şam’ı istila eden Timur’un Suriye’den çekilmesi sırasında, bu bölgede yağma ve talan yapan Dulkadırlı Türkmenleri ile Köpeklu Türkmenlerini cezalandırmak amacıyla 5.000 kişilik bir kuvvet Antakya tarafına yollanmıştı.
         Asi Nehri boyunca hareket ederek Antakya yakınlarına kadar gelmiş olan Timur’un  birlikleri bölgedeki Türkmen aşiretlerini şiddetli bir şekilde cezalandırırken yağma ve talan olaylarında da neden olmuşlar ve kısa bir süre sürdürdükleri bu harekattan sonra bölgeden ayrılarak Haleb’teki ana birliklere katılmışlardır.
        Dulkadıroğulları Beyliği’nde, 1480 ile 1515  yılları arasında beylik yapmış olan Alaüddüvle  Bozkurt’un,  beylik merkezi Kahramanmaraş ile Gaziantep, Bahçe, Kadirli, Elbistan ve Bozok’tan başka Antakya’da da cami, medrese, imaret, türbe ve zaviye gibi tesisler inşa ettirdiği İ. Hakkı Uzunçarşılı tarafından belirtilmekte ise de bu eserlerden Antakya’da bulunanlar hakkında bir açıklama mevcut değil.

HAÇLILAR ZAMANINDA ANTAKYA(4.bölüm)

3 Haziran 1098 ve 18 Mayıs 1268 tarihleri arasında yaklaşık yüzyetmiş yıl Antakya ve civarına hükmetmiş olan Antakya Prensliği, biri prenses olan (Constance 1131-1163) ve Antakya Prensi ünvanını taşıyan hükümdarlar tarafından yönetilmiştir. Zaman zaman naiblikle idare edilmiş olan Antakya Presliğinde hükümdarlık sırası şöyledir.
Bohamond 1 1098-1101
Tancred (naib) 1101-1103
Bohemond I (tekrar) 1103-1104
Tancred (naib) 1104-1112
Roger (de Salerne, naib) 1112-1119
Baldwin II (naib, Kudüs Kralı) 1119-1126
Bohemond II 1126-1131
Contance 1131-1163
Baldwin II (naib) 1131
Fulk (naib, Kudüs Kralı) 1131-1136
Raymond (de Poiters) 1136-1149
Renaud (de Chatillon) 1153-1160
Bohemond III 1163-1201
Bohemond IV 1201-1216
Raymond (Roupen) 1216-1219
Bohemond IV (tekrar) 1220-1233
Bohemond V 1233-1251
Bohemond VI  1251-1286
         Antakya prenslerini meşgul eden meseleler arasında kaybedilmiş olan toprakları (Antakya Prensliği yanında Haçlılar tarafından kurulan Kudüs Krallığı, Urfa Kontluğu ve Trablusşam Kontluğu da bu hedefler içindeydi) tekrar İslam hakimiyetine almak amacını güden Danişmendoğulları, Artukoğulları, Dulkadiroğulları, Zengiler, Anadolu Selçukluları yanında İranlılar ve zaman zaman Türkmenler ve Ermeni kralları ile yapılan savaşlar, Bizans hakimiyetine direnme, diğer Haçlı devletleri ile münasebetler ve prensiliğin kendi içindeki iktidar çekişmeleri kayda değer olanlardır.
         Bu mücadeleler sırasında bazı Haçlı prensleri esir düşüp fidye karşılığı serbest kalırken, bazıları hayatlarını kaybettiler. Örneğin, 1101 yılında Sıvas Emiri Danışmendoğlu Melik Gazi Gümüştekin ile yaptığı savaşta Bohemond, yeğeni Richard de Salerne ile birlikte esir düşmüş ve yüzbin altın fidye karşılığı kurtulmuştur. 1149′da Haleb Atabegi nureddin Zengi ile yapılan mücadelede ise Antakya Prensi Raymond ölmüştür.
          Bizans’ın prenslik üzerindeki hakimiyet baskısı, Antakya prenslerinin zaman zaman güç duruma düştükleri bir diğer konudur. Örneğin, 1138 yılında İmparator Ioannes II ve 1159 yılında İmparator Manuel Antakya’ya girerek surlara imparatorluk bayrağını çektirmek suretiyle prenslerin bağlılıklarını kılıç zoru ile kabul ettirmişlerdir.
         Bu olaylar içinde en etkileyici olanı 1159′da imharator Manuel’in Antakya’ya girişinde, Antakya Hükümdarı  Renaud’un  imparatorunun atının yanında üzengisini tutarak yürümesidir.
         Kentteki en eski yapılardan olan St. Peter Kilisesi’nin 1112 yılında da  ayakta olduğunu, aynı yıl ölen Tancrede’nin bu kiliseye gömülmüş olmasından anlamaktayız.
          Abü’l Farac Tarihi’nde 1157 yılında vukubulan şiddetli depremler sonucunda bir çok Suriye kenti ile beraber Antakya’nın büyük bir kısmının harap olduğu yazılıdır. Aynı kaynakta, 1169 yılında 25 gün devam eden ve “Yeryüzü  deniz üzerinde bir  gemi  gibi sallandı” ifadesi kullanılan bir seri çok şiddetli depremin, Antakya’da büyük tahribata neden olduğu, bu olayda Büyük Rum Kilisesi (St. Peter Kilisesi olsa gerek)  ile Franklar’a ait Kusyana Kilisesi’nin hasar gördüğü, bu felaketten Meryemana Kilisesi ile George ve Mar Sawma oğlu kiliselerinin yıkılmadan kurtulduğu anlatılır. Bu depremde patrik ve rahiplerin bir çoğu hayatlarını kaybetmiştir.
          14 Temmuz 1098′de Bohemond, Antakya’nın Haçlılar’ın eline geçmesine yardım etmiş olan Cenevizliler’e, kentin içinde otuz ev (mağaza), St. Jean Kilisesi, bir pazar ve bir de çeşme verdi. Haçlılar döneminde batılı tüccarların kendilerini, artık Latinler’in hakim olduğu, yabancı olmayan topraklarda hissetmeleri, Haçlı soyluları ile yurttaş hatta silah arkadaşı olmalarından ötürü elde ettikleri huzur ve kolaylıklar sayesinde doğu-batı ticareti ilk başta çok  gelişti. Ancak Roupen’in 1216 yılında Ceneviz ve Pizzalı tüccarlar için koyduğu ağır vergiler ticari  aktivitenin sonradan yavaşlamasına neden olmuştur.
          Bu dönemde doğudan batıya gelen ticaret yolları Haleb’te ikiye ayrılır. Bir yol Antakya üzerinden denize ulaşırken, diğer yol Lazkiye’de nihayetlenirdi. Ticareti ellerinde tutan imtiyazlı Cenevizli tüccarlar ile Venedikli ve Pizzalı tüccarlar, doğunun cazip tüketim mallarının hemen her çeşidini, Asya’nın içlerine kadar gitmeden bu sahillerde bulabiliyordu.
          Suriye, doğudan gelen malların batıya aktarıldığı bir bölge olması yanında, kendi ziraat ve zanaat potansiyeli ile batının ihtiyacı olan  bir çok malı üretebiliyordu. Antakya, Sür ve Trablusşam, öteden beri ipek üretiminin belli başlı merkezleri idi. Antakya’da Haçlılar döneminde de çok güzel kumaşlar dokunduğu bilinmektedir. Bunlar kızılkök gibi tabii boyalarla renk verildikten sonra batıya sevk edilirdi. Musul’da işlenen sırmalı ve ipekli kumaşlara, Marco Polo zamanında Müslin (Musul işi) denmiştir. Batıya gönderilen mallar arasında Lübnan bağlarından elde edilen şaraplar, narenciye, incir, badem ve susam yanında Haçlılar’ın ilk defa bu topraklarda görüp tanıdıkları ve özsuyundan şeker yapmayı öğrendikleri şeker kamışı gibi tarım ürünleri de bulunuyordu.
          Anadolu’yu  ellerinde bulunduran Anadolu Selçuklu sultanlarının batımı tacirlere, özellikle Venediklilere tanıdığı imtiyazlar ve ticaretin canlı tutulması için gösterdikleri çabalar, Suriye’nin karayolu ile de İstanbul’a ve batıya bağlanmasına imkan vermekte idi. Antakya’dan yolculuğa başlayan kervanlar Belen Boğazını geçer, İskenderun Körfezi’ni dolaşır, Hıristiyan kralların elinde bulunan Kilikya’dan sonra  Konya üzerinden yollarına devam ederlerdi. Bu yollar üzerinde inşa  edilmiş  olan Kervansaraylar, Anadolu Selçuklularının ticaret hayatına verdikleri önemi gösteren delillerdir.
          XIII. Yüzyılda Haçlı devletlerinin yıkılmasından sonra Suriye, batılı tüccarlar için eski cazibesini kaybetti. Ticari ilişkilerde Şam ve Haleb eski  önemlerini korurken Beyrut, Venedikli tacirlerin en çok ziyaret ettiği limanlardan biri olmuştur.
          Haçlı seferleri ile başlayan ve sonra devam eden Ortodoks ve Katolik mücadelesi, doğu Hıristiyanlarının  İslam hakimiyetini tercih etmelerine neden olmuştur. Çünkü İslam hakimiyeti, her mezhebin kendi kuralları içinde ibadetini serbest bırakmakta, Hıristiyanlar üzerinde herhangi bir mezhep baskısı yapmamakta  idi.
         Hıristiyan alemindeki dört Ortodoks patriklik merkezinden biri Antakya’daydı. Diğerleri Kudüs ve İskenderiye’de bulunuyordu. İstanbul, cihan patrikliği olarak hepsinin üstünde idi. Rusya’daki beşinci patriklik daha sonra 1590 yılında kurulmuştur.
         Mısır, Filistin ve Suriye’nin Arap hakimiyetine girerek islam ülkeleri olmasından sonra, İskenderiye, Kudüs ve Antakya’nın tabi olarak Hıristiyan camiası içindeki önemleri azalırken, Roma ve İstanbul’un camia içindeki etkileri ve durumları giderek yükseldi. Antakya Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan Hıristiyanların bağlı oldukları dokuz patriklik merkezinden biri idi. Günümüzde de Ortodoks Kilisesi’ne bağlı dokuz patriklik merkezinden bir Antakya’daydı.

HAÇLILAR ZAMANINDA ANTAKYA(3.bölüm)

Haçlılar, Rum ve Ermeniler’in yardımı ile ele geçirdikleri bütün Türkleri, kadın ve çocuk ayrımı yapmadan öldürdüler. Kargaşada bir çok Hıristiyan da hayatı kaybetti. Bu arada Firuz’un kardeşi de ölenler arasındaydı. Bir gece içinde  onbinden fazla Antakyalı katledildi. Kentteki büyük evler, ister müslüman, ister Hıristiyan evi olsun yağmalanıp tahrip edildi. Yapılan katliam sonucunda 3 Haziran 1098 akşam olurken Antakya’da hiçbir canlı Türk kalmamıştı. Seller gibi kan akan sokaklarda ve meydanlarda ancak cesetler üzerinden atlayarak yürünebiliyordu.
          Bu sırada Antakya’ya yardım amacıyla yaklaşmakta olan ve  Haçlılara korkulu rüyalar gördüren Musul  Emiri  Kerboğa’ya karşı kenti ve kendilerini savunma, Haçlıların şimdi en önemli meselesi idi. İç kale henüz ele geçmemişti. Bu nedenle Haçlılar, eğlenceyi ve yağmayı bırakıp bu hayati tehlikelere karşı tedbirler almaya koyuldular.
         Surların savunulması dükler ve kontlara arasında paylaşılırken, çıkabilecek bir salgın hastalığa engel olmak amacıyla yaz sıcağında hemen kokmaya başlayan cesetler askerler tarafından toplandı ve süratle gömüldü. Yağı-Siyan tarafından hapsedilmiş olan St. Peter Kadetrali ve diğer kiliseler temizlendikten sonra mukadderasatları iade edilerek ibadete açıldı. Yağı-Siyan tarafından hapsedilmiş olan patrik Ioannes kurtarılarak tekrar patriklik tahtına oturduldu.
         Yağı-Siyan’ın yardım çağrısına uyarak, Mayıs ayı başında Antakya’ya hareket etmiş ancak, üç haftayı, Urfa kuşatmasında boşu boşuna harcıyarak geç kalmış  olan Musul Emiri Kerboğa, Şam Emiri Dukak, Atabeg  Tuğtekin, Vessab bin Mahmud ve Cenah üd-devle Hüseyin  komutasındaki 400.000 kişilik büyük bir müslüman kuvveti, kent haçlıların eline geçtikten dört gün sonra, 7 Haziran 1098′de Antakya önlerine geldiler ve hala Şens üd-devle’nin kontrolündeki iç kale ile daha iyi ilişki kurabilecek olan dağ tarafına ve Asi kenarlarına yerleşerek, 10 Haziran’da kenti çepeçevre kuşattılar. Böylece birkaç gün öncesine varıncaya kadar aylardır Antakya’yı kuşatmış olan Haçlılar, kenti ele geçirdikten bir kaç gün sonra kuşatılmış duruma düştüler.
          İçkaleden gelen yardım çağrılarına cevap veren Kerboğa, Şems üd-devle’in ısrarla karşı çıkmasına rağmen iç kaleye kendi ordusundan Ahmet bin Mervan’ı ve adamlarını  yerleştirdi. Çünkü Kerboğa, iç kaleden kente sızmayı planlıyordu. Kerboğa’nın bu niyetini sezen Haçlılar, kalın bir duvar örerek iç kaleyi tecrid ettiler.
          Kenti kuşatan Müslüman birliklerin yaptığı saldırılarla Haçlılara büyük zararlar vermesi ve hatta 12 Haziran’daki saldırıda, güneybatı surlarında bir kulenin nerede  ise Müslümanlar eline geçecek duruma düşerken Haçlılar tarafından kurtarılması, surun buraya yakın kısmındaki bir çok mahallenin, birliklerin hareketini kolaylaştırmak amacıyla, Bohemond tarafından yaktırılmasına neden oldu.
          Kerboğa’nın giderek artan baskıları karşısında iyice sıkışan ve kenti ele geçirdiklerinde, ümit ettikleri kadar bol miktarda erzak bulamadıkları için kısa bir aradan sonra, ikinci kez çektikleri yiyecek sıkıntısı nedeniyle ağaç yaprakları, eşek, at eti ve  asma kütükleri ile sıcak suda yumuşattıkları ayakkabıları ve kalkanlarının derilerini  yiyerek ve atların kanını içerek hayatta kalmaya çalışan Haçlıların birçoğu açlıktan öldü.
          Bazıları, St. Simeon Kapısı’ndan yiyecek aramak için çıktıklarında Türkler tarafından öldürülürken, bazıları da ölüm korkusuna dayanamayıp, binbir tehlikeyi göze alarak, surların deniz tarafından St. Simeon Limanına doğru kaçtılar. Ülkelerinde refah ve debdebe içinde yaşayan soylu Haçlılar dahi, bir dilim ekmeğe muhtaç vaziyette, açlık ve sefalet içinde acı çektiler. Bu hayata dayanamayan, savaş alanlarının kahramanı melun vikontu Guillaume le Charpantier ikinci kez kaçtı. Kalanların da ölüm kenti olarak gördükleri bu yerde moralleri tamamiyle bozulmuştu

Açlığın, ümitsizliğin ve karamsarlığın dayanılmaz boyutlara geldiği o  günlerde, 10 Haziran 1098′de Marsilyalı bir papaz olan Pierre Bartholomaenus, Raymond’a giderek gördüğü rüyalarda St. Andreas’ın kendisine İsa  Peygamber’in göğsünü yaralayan mızrağın St. Peter Katedrali’nde mihraba yakın bir yerde gömülü olduğunu söylemesi üzerine sözü geçen yerde 14 Haziran 1098′de yapılan kazıda bir demir parçası bulan Haçlıların bozulan morallerini yükseldi, açlık ve düşmanın ezici baskısı bir anda unutuldu.

          Bir mucize niteliği taşıyan bu  olaydan sonra artık tanrının kendilerini koruyacağına ihali bir coşku içinde inanan Haçlılar, 27 Haziran 1098′de Kerboğa’ya Pierre I’Hermite ile Arapça ve Farsça bilen Herlouin adlı bir Frank’ı elçi olarak göndererek, kuşatmayı kaldırmasını istediler. Bu talebi reddeden Kerboğa, Haçlıların nasıl olsa bu zor koşullara daha gazla dayanamayarak er veya geç teslim olacaklarından emindi.

 Kutsal Mızrak’ın bulunması sonucu, yüreklenen ve kazandıkları yüksek moralle canlanarak, artık savaşmaktan başka çare kalmadığına inanan Haçlılar ertesi gün (28 Haziran 1098 sabahı) Asi  üzerindeki  müstahkem köprüden on iki havariyi hatırlatırcasına on iki kısma ayrılmış halde çıkarak, bir hurüc hareketiyle Kerboğa’ya saldırdılar. Bunların öncü birlikler olduğunu, asıl Haçlı ordusunun bunların arkasından geleceğini zannederek bu hücuma zamanında ve yeteri şiddette cevap vermeyen Kerboğa, geç kalan tedbirlere rağmen Haçlıların ilerleyişini önleyemedi.

Müslüman ordusunu perişan ederek Demir Köprü’ye kadar kovalayan ve büyük bir kısmını kılıçtan geçiren Haçlılar, ihtişam ve lüksüne hayran kaldıkları müslüman çadırlarından büyük bir ganimet elde ettiler. Bundan arasında içinde uzun sokakları ve yüksek kuleleri ile bir kente benzeyen Kerboğa’nın muhteşem çadırını hayretler içinde dolaştılar.          Savaşı dağın tepesinden seyreden iç kale komutanı Ahmed bin Mervan, Kerboğa’nın yenilgisi üzerine Haçlılara bir arabulucu göndererek, kentten serbestçe çıkıp girme izni karşılığında  iç kaleyi Bohemond’a teslim etti. Daha sonra Ahmed’in de içinde bulunduğu bir grup Hıristiyanlığı kabul ederek Bohemond’un ordusuna katıldılar. Bu yenilgi üzerine Musul’a dönen Kerboğa’nın  Antakya’ yı kurtarma teşebbüsü böylece başarısızlıkla sonuçlanırken, Antakya’daki Haçlı hakimiyeti de kesinleşmiş oldu. Eğer Antakya’ya yardıma gelen müslüman güçler, Urfa kuşatmasında vakit kaybetmeden ve biraz çabuk hareket ederek Antakya surları önündeki Haçlıları kent düşmeden önce bastırabilselerdi, Haçlı Seferinin bundan sonrası belki de başarısızlıkla sonuçlanacak ve Antakya ile Kudüs’ün alınması ve oralarda Haçlı Devletilerinin kurulması hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti.          Bir süre Antakya’da kalarak kendilerine çeki düzen veren ve Kudüs seferi için hazırlıklarını tamamladıktan sonra Kasım 1098′de Antakya’dan hareket ederek Antakya’yı ele geçirdikten yaklaşık bir yıl sonra 14 Temmuz 1099′da mukaddes kent Kudüs’ü de alarak büyük hedeflerine ulaşan Haçlılar, İstanbul’da Bizans İmparatoru Alexius’a yemin etmek suretiyle vermiş oldukları söze rağmen Antakya’yı imparatora teslim etmediler ve Bohemond’un ilk hakimi  olduğu Antakya Prensliği’ni kurdular. Bu arada ihanetinin ödülü olarak büyük zenginliklere kavuşan Firuz, terketmiş olduğu Hıristiyanlığa yeniden dönerek, Haçlılar ile birlikte Kudüs’e gitti. İki yıl sonra tekrar müslüman olan Firuz, iki tarafça da sevilmeyen bir insan olarak öldü.

haçlılar zamanında antakya(2.bölüm)

1097 yılının son günlerinde artık dayanılmaz hale  gelmiş olan açlığa bir çözüm  bulmak için toplanan Haçlı liderleri konseyinde, Bohemond ve Flandre kontu Robert’in komutasında 200.000 kişilik bir birliğin yiyecek tedarik etmek üzere  müslüman topraklarına gitmesine karar verilmiştir. 29 Aralık 1097′de Hama istikametine hareket eden bu birlik,  rastladıkları bütün köyleri yağmalayarak yakıp yıktılar ve  Müslüman ahalisini öldürdüler.
         Büyük bir Haçlı birliğinin kamptan ayrılmasını fırsat bilen Yağı-Siyan, Köprü Kapısı’ndan çıkarak ani bir hücumla Haçlılara saldırdı. Raymond’un uyanıklığı ve zamanında müdahalesi sayesinde geri püskürtülen Türkler’in zayiatı büyük olurken, Haçlılar’a da ağır kayıplar verdiler.
         Hüküm süren kıtlık nedeniyle Haçlılar, zaman zaman küçük gruplar halinde kamptan ayrılarak civardaki köyleri yağmalıyor, tedarik ettikleri erzakı kampa getiriyorlardı. Geri  dönüşlerinde surlardan dışarı çıkarak birliklerinden ayrılmış olan haçlı askerlerini pusuya düşüren Türklerin yapacakları baskınları önceden görüp tedbir alabilecek amacıyla, kentin doğusunda Malregard (Kemgöz) adını verdikleri  bir kuleyi kısa sürede inşa ettiler.
         Türklerin gerek hurüc hareketlerinde ve gerekse St Simeon (Samandağ) limanı yoluyla Kıbrıs’tan gelen yardım malzemelerini kampa taşıyan konvoyları pusuya düşürmek için kullandıkları müstahkem köprüye giriş-çıkışı kontrol etmek ve St. Simeon yolunu  emniyet altında tutmak amacılma, Asi’nin kuzeyinde müslüman mezarlığındaki  cami yakınında olduğu için La Mahomerie adını verdikleri bir kule inşa ettiler. Böyle bir kulenin gerekli olduğunu fark ederek inşa tekniğini yapmış olan, Toulouse Kontu Raymond’a izafeten Raymond Kulesi olarak da anılan Kuleyi malzeme ve teçhizat yokluğu nedeniyle ancak İngiliz donanması ile gelen yardımdan sonra 19 Mart 1098′de tamamlayabildiler ve komutasını Raymond’a verdiler.
          Benzer amaçlarla, St. George Kapısı’nı da kontrol ederek bir başka kuleyi de kapının karşısındaki dağın sırtını inşa ettiler ve kulenin yönetimini Tancred’e bıraktılar. 5 Nisan 1098 tarihinde tamamlanan bu kule Tancred Kulesi kulenin yer aldığı tepe de Tancred Dağı  olarak anılır.
          1097 Kasım ayı ortalarında St. Simeon limanına 13 gemi halinde gelen Ceneviz ve Pisalılar’dan sonra, 4 Mart 1098′de Edgar Atheling komutasındaki İngiliz gemileri ile  getirilmiş olan erzak, silah, teçhizat ve kuşatma cihazları desteği alan Haçlılar, kentin etrafında yaptıkları tahkimatla kuşatmanın şiddetini arttırdılar. Kuşatmanın başında gelmiş olan Ceneviz gemileri, daha sonra Haçlıların maneviyatını yükseltmişken kuşatmanın ortasında ve kıtlığın bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda, erzak, adam ve malzeme yükü ile gelen İngiliz donanması Haçlıların sıkıntısını bir az  olsun giderecek gibi idi. Gelen malzemeyi, sağ salim Antakya’ya getirmek üzere St. Simeon Limanına giden Bohemond ve Raymond komutasındaki birlik, dönüşte Türklerin hücumuna uğradı. Kamptan yetişenlerin yardımıyla savuşturulan bu baskın, Türklerin ağır kayıplar  vererek Köprü Kapısı’ndan içeri çekilmeleriyle sonuçlanırken, atlı ve yaya bin kişi kaybeden Haçlılar, yardım malzemesini Türklerin elinden kurtarıp kampa ulaştırmayı başardılar. La Mahomerie Kulesi’nin inşası bu olaydan sonra zorunlu hale gelmiştir.
         30 Aralık 1097′de vukubulan büyük depremin ardından yağan şiddetli yağmurlar ve korkunç soğuk, Haçlılar için tahammül sınırını aşmış olan zor şartların, daha da ağırlaşmasına neden olmuştur. Açlıkla  mücadelede Toroslar ve Amanoslar’daki Ermeni keşişler ve Süryaniler’in getirerek yüksek fiyatlarla sattıkları yiyecek maddeleri yanında Urfa Kontluğundan Sakız, Rodos ve Kıbrıs’tan sağlanan yiyecek ve  şarap, Haçlıların morallerini biraz yükselttiyse de ihtiyacı karşılayacak ölçüde değildi. Açlığın baskısına dayanamayan bazı Haçlılar, memleketlerine dönmek ya da daha zengin yörelere iltica etmek amacıyla kamptan kaçıyorlardı.
         Ocak 1098′de Pierre I’Hermite adında bir keşiş ile Melun vikontu Guillaume de  Charpertier kamptan gizlice kaçtılar. Tancred’in takibi sonucunda yakalanan  kaçaklar, aşağılanmış bir şekilde kampa  geri getirildiler. Etienne de Blois isimli bir Haçlı liderinin önderliğindeki büyük grubun da Antakya’nın Haçlılar eline düşmesinden bir gün önce 2 Haziran 1098′de kampı terk ederek İskenderun’a doğru gitmeleri çekilen sıkıntıların ve acıların ne boyutlara vardığını gösteren bir diğer olaydır.
          Mayıs 1098 başında Musul Emiri Kerboğa, kendi kuvvetlerine katılmış olan Bağdat ve İran’dan gelen güçler ile Artukoğulları ve Şam Emiri Dukak’ın birliklerinden oluşan büyük bir orduyu komuta ederek, Haçlı kuşatmasını kırmak üzere Antakya’ya hareket etti. Seferin ve ordunun emniyetini sağlamak amacıyla, Urfa’yı (ki oraya, Haçlılar tarafından yeni kurulmuş olan Urfa Kontluğu hakimdi) üç hafta süreyle kuşattı. Bu uğraşın, güç ve zaman kaybına neden olduğunu anlaması üzerine kuşatmayı kaldırarak Antakya’ya doğru yola koyuldu. Kerboğa’nın Antakya’ya yönelmesi, Haçlılar arasında büyük telaşa neden oldu. Bu durumda ya kuşatmadan vazgeçip ülkelerine dönme çareleri aramak ya Kerboğa ile Yağı-Siyan arasında kalarak Antakya surları önünde ölüp gitmek ya da ne yapıp yapıp kenti ele geçirmek arasında bir tercih yapmak zorunda  idiler.
         Yedi ay 13 gün süren ve büyük bir bölümü açlık, yokluk, sefalet ve özellikle son günleri, Kerboğa komutasında, Antakya’ya gelmekte olan büyük bir ordunun verdiği ölüm korkusu ile geçen kuşatma sonunda Haçlılar, kahramanlık, sabır ve askeri güçle yapamadıkları işi kurnazlıkla hallettiler ve kenti bir ihanet ile ele geçirme planını başarı ile uygulayarak, 3 Haziran 1098 sabahı kente girdiler. İhanet planının tasarlanması, hazırlanması ve uygulanması sırasında cereyan eden olaylar, komplonun oluşumunda rol alan kişiler arasında yapılmış konuşmalara varıncaya kadar, bütün ayrıntıları ile bilinmektedir. Antakya’nın Haçlılar tarafından zaptedilmesi, değişik kaynaklarda birbirinden çok az farklarla benzer şekilde anlatılır.
         Antakya hakimi Yağı-Siyan’ın güvenini kazanmış Ermeni asıllı bir muhtedi olan Firuz adında bir komandan ile ilişki kurmayı başaran Bohemond, surlardaki üç kulenin savunulmasından sorumlu bu kişiye tekrar Hıristiyanlığı kabul etmek ve kentin ele geçirilmesinde işbirliği yapmanın karşılığı olarak çok büyük vaadlerde bulundu. Bohemond’un  son güne kadar diğer Haçlı liderlerine dahi duyurmadan yaptığı bu çok gizli haberleşme sonucunda Firuz, Bohemond ile anlaşarak kenti satmayı kabul etti ve rehin olarak oğlunu Bohemond’a gönderdi. 2 Haziran’ı 3 Haziran’a bağlayan gece gerçekleştirilmesi karalaştırılan ve taktiği Firuz tarafından  verilmiş olan  ihanet planına göre, 2 Haziran’da bütün Haçlılar başlarında Bohemond  olduğu halde, Müslüman topraklarının istila etmeye (ya da Kerboğa  ile savaşmaya) gider gibi hareket ederek kamptan uzaklaşacak, gece yarısından sonra sessizce geriye dönerek kendisinin koruduğu İki Kızkardeş Kulesi altına geleceklerdi. Firuz onları kulenin üstünde bekleyecek ve yukarıya tırmanmalarına yardım ederek surları aşıp kente girmelerini sağlayacaktı.
          Bohemond, bu planı ancak o gün Haçlı liderlerine açıkladı ve Kerboğa’nın güçlü bir ordu ile yaklaşmakta olduğundan bahsederek, kuşatmayı kaldırmanın utanç verici ve tehlikeli olacağını, kenti zaptetmekten başka çareleri kalmadığını ve savaşın sadece silahla kazanılamayacağını söyleyerek, Firuz ile vardığı mutabakatı nakletti. Bazı Haçlı liderlerinin böyle bir yolun Haçlılara yaraşmayan şerefsiz bir çözüm olacağı şeklindeki itirazlarına rağmen, plan aynen uygulandı ve kararlaştırılan zamanda İki Kızkardeş Kulesi’nden Firuz’un sarkıttığı bir ip merdivenle kulenin üstüne tırmanan küçük bir Haçlı birliği, yakındaki kuleleri de ele geçirdikten sonra o civarda bulunan bir kapıyı açarak, dışarıda beklemekte olan kalabalık Haçlı grubunun içeriye bir sel gibi akmasını sağladı. 3 Haziran 1098 sabahı gün ağarırken sesler ve gürültülerle  uyanan Antakya halkı, sokaklarda Haçlı askerleri ile karşılaştı.
          Haçlıların surların içine girmesi ile herşeyin bitmiş ve kentin düşmüş olduğunu fark eden Yağı-Siyan, yanında birkaç kişi olduğu halde, iç kalenin dağ tarafındaki çıkışı olan Demir Kapı’dan dağlara doğru kaçtı. Atları dinlendirmek için verdiği bir mola sırasında, kendisini teşhis eden Ermeni köylüler tarafından yakalanarak öldürüldü ve kesilen başı yüklüce bir mükafat karşılığında Bohemond’a  getirildi.
          Bu sırada oğlu Şems Üd-devle, bir grup Türk askeri ile birlikte, kente girmiş olan Haçlılar yetişmeden iç kaleye (citadel) ulaşarak  oraya sığınmayı başardı. Haçlılar, iç kaleyi ele geçirmek için bir kaç başarısız hücumdan sonra şimdilik bundan vazgeçerek kentin yağmasına ve katliama giriştiler.
          Bohemond, surların üzerinde ulaşabildiği en yüksek noktaya erguvani renkte bayrağını dikti. Kentin dışındaki Haçlı kampını korumak için orada kalan ve olan biteni uzaktan seyreden Haçlılar, Bohemond’un surlarda dalgalanan bayrağını görünce sevinç çığlıkları atarak kente doldular.

Eski Çağlardan Osmanlılara kadar Antakya

HAÇLILAR DÖNEMİNDE ANTAKYA(1.bölüm)

1071 Malazgirt zaferinden sonra büyük bir hızla hakimiyet altına aldıkları Anadolu’yu, Türkler’den temizleyerek Bizans’a geri vermek, mukaddes toprakları tekrar Hıristiyan alemine kazandırmak, Hıristiyan hacıların ve seyyahların Kudüs’e gidişlerindeki Selçuklu engelini kaldırmak ve Türklerin kontrolü altına girmiş olan ticaret yollarınıda tekrar eski Hıristiyan hakimiyetini sağlamak gibi çeşitli amaçlar güden ve Papa Urbanus II’nin 27 Kasım 1095 tarihinde Clermont Konsil’inde yaptığı çağrı üzerine organize edilen Haçlı Seferlerinin birincisinde, binlerce atlı ve piyadeden oluşan büyük bir haçlı ordusu, 1096 yazı ile 1097 sohbaharı arasında Anadolu’yu geçti.

           Haçlılar, 1097 yılı Ekim ayında Antakya Valisi Yağı Siyan’ın hakimiyet bölgesine girerek, 20 Ekim 1097′de Maraş ve Haleb’ten gelen yolların birleştiği  Asi Irmağı üzerinde iki muhteşem kule ile korunan Demir Köprü’yü ge çtiler. Ertesi gün, Haçlı liderlerinden Bohemond komutasındaki 4000 atlıdan oluşan öncü Haçlı birliği, 21 Ekim 1097′de Antakya surları önüne gelerek, St. Paul Kapısı karşısına yerleşti. Altın sarısı, yeşil, kırmızı ve diğer renkteki kalkanların erguvan ve altın sarısı bayrakları altında, çelik pulları parlayan zırhlar ve miğferler giymiş 300.000 silahlı olmak üzere, toplam olarak yaklaşık 600.000 kişiden oluşan muazzam ordu, 22 Ekim 1097′de Antakya surları önünde çadırlarını kurdular. Ortalama 5 km. uzunlukta ve bir buçuk kilometre genişlikteki bir düzlüğü baştan başa kaplayan büyüklüğü içinde evleri, çarşıları, Silpius Dağı eteklerindeki zengin villaları ve sarayları ile Seleucoslar zamanında yapılıp Bizans döneminde onarılarak tahkim edilen ve tepelerin zirvelerini takip ederek Asi’ye kadar inen, 360 kule ile desteklenmiş 12 km. uzunluğunda bir zincir gibi kenti çepeçevre saran muazzam surları ile zaptedilmesi imkansız gibi görünen Doğunun  Kraliçesi Antakya, Haçlıların hayranlık ve saygı duydukları bir şehir olarak önlerinde durmakta idi. Kentin bu muhteşem görünümü, Haçlıların dini duygularını bir kez daha coşturdu. Hz. İsa’ya inananlara ilk kez Hıristiyan adının verildiği bu kent, Hıristiyanlığa hizmet etmiş çok sayıda şehit, aziz ve alemi bağrına basmış ve  bu inanç uğruna çok sayıda mucizeye sahne olmuştu.  Kentin ana giriş kapıları, Halep yönünde St. Paul Kapısı, Daphne (Harbiye) ve Lazkiye yönünde St. George Kapısı, İskenderun ve St. Simeon (Samandağ veya Süveydiye) yönünde Asi üzerindeki tahkim edilmiş bir köprüden sonra geçilen Köprü Kapısı idi. Köprü Kapısının kuzeydoğusunda yer alan Dük Kapısı ile bunun doğusundaki Köpek Kapısı, kente  açılan diğer kapılardı. Haçlılar, St. Paul Kapısı ile Dük ve Köpek kapılarının karşısına yenleşip, kenti önceleri sadece kuzey ve kuzeydoğu yönünden kuşatacak şekilde dağıldılar.

Bu dağılımda Tarento Kontu Bohemond St. Paul Kapısı’nın karşısındaki alana yerleşirken, Normandie dükü Robert ile Flandre kontu Robert onun sağında yer aldılar. Toulouse kontu Raymond ile Le Puy Piskoposu Adhmar  de Monteil ve Lorraine dükü Godfroi de Bouillon, Köpek Kapısı ile Dük Kapısı karşısından, Asi’nin batıya dönerek surlara yaklaştığı alanda birliklerini konuşlandırlar. Haçlı ordusunun geri kalan bölümü, Bohemond’un arkasında ihtiyat kuvvet olarak beklemekteydi.
         Şimdilik, Köprü Kapısı ile St. George Kapısı’nı serbest bırakan Haçlılar, kendilerine takviye gelecek şekilde olan İskenderun ve St. Simeon limanına bağlantı sağlayan ve Türklerin, Asi’nin karşı tarafı ile ilişkisini kontrol altında tutacak bir Sal Köprü inşa ettiler ve Türklerin hurüc hareketleri ile zaman zaman sur dışına çıkarak Haçlı kampına verebilecekleri zararı azaltacak tedbirleri almaya başladılar.
          Bu ciddi tehdit karşısında, elindeki 20.000 piyade ve 7.000 atlı ile Antakya’yı savunma durumunda olan kentin valisi Yağı-Siyan bir yandan surları tamir ve tahkim ettirip nüfuzlu Hıristiyanları kent dışına çıkarırken, diğer yandan, başta metbuu Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Berkyaruk olmak üzere Haleb Meliki Rıdvan, Şam Meliki Dukak, Diyarbekin Artuklularından Sökmen, Sumeysat Emiri İlgazioğlu Süleyman ile civarlardaki diğer melik, emir ve Türkmen beylerine Antakya’ya yardıma  gelmeleri için çağrıda bulundu.
          Aralık 1097 ortalarında, Şam Meliki Dukak, Atabeğ Tuğtekin ve  Yağı-Siyan’ın oğlu Şems üd-devle’nin  katılımıyla oluşan bir ordu, Antakya’ya yardıma gelirken  Haçlılar tarfından bozguna uğratıldı ve Hama’ya geri çekilmeye mecbur kaldı. Şubat 1098′de Diyarbekir Artuklularından Sökmen ve Hama emiri komutasındaki ikinci bir kurtarma ordusu da Haçlılar tarafından geri püskürtüldü.
          Yağı-Siyan’ın yardım çağrısına en güçlü cevabı Musul Emiri Kerboğa vermiş ve daha sonraları (Mayıs 1098 başında) büyük bir kuvvet ile Antakya’ya doğru hareket etmiş ve kenti, Haçlıların eline geçmesinden sonra kuşatmıştır.
          Antakya kuşatması sırasında, gerek birliklerin yorgun olması ve gerekse son derece iyi tahkim edilmiş surlara saldırmak için yeterli malzeme ve techizata sahip olmamaları nedeniyle ağır kayıplar verebilecekleri ihtimali karşısında kente hücum etmekte tereddüt eden Haçlılar’ın bu kararsızlığını değerlendiren Yağı-Siyan’ın zaman zaman yaptığı hurüc hareketlerinde verdikleri zayiat yanında hızlı tükettikleri erzakın bitmesi ile başlayan açlıkla mücadele ederek geçirdikleri zor günlerde ağır kayıplar verdiler. Bu  olaylar sonucu Haçlı mevcudunun yedide biri açlıktan  öldü.
          Kuşatmanın ilk günlerinde kendileri ve hayvanları için aylarca yetecek kadar yiyecek stokları bulunan Haçlılar, akılsızca tükettikleri bu erzakın kısa süre içinde bitmesi ile büyük bir kıtlık  içine düştüler. Kuşatmanın üçüncü ayından sonra açlığın pençesinde kıvranmaya başlayan Haçlılar, bitki kökleri, çeşitli otlar, sürüngenler, at, eşek, deve, köpek ve fareleri yiyerek açlıklarını bastırmaya  çalışırken, giderek artan kıtlık karşısında  ölü  Müslüman askerlerin gömülü naaşlarını çıkarıp yemişlerdir.
          Açlık ve yoksulluk bütün acımasızlığı ile Haçlı kampını kasıp kavururken, Haçlılar arasında bulunan ve her gün kente giderek Haçlıların planları, sıkıntıları ve ümitsizlikleri hakkında bilgiler veren Suriyelilere göz dağı  vermek amacıyla, Haçlıların yaptıkları akıl almaz vahşetin hangi noktaya vardığı, Guillaume de Tyr’den naklen öğrenilen bilgilere göre özet olarak şöyledir: “Bir akşam üzeri Bohemond’un emri ile hapisten çıkarılan esir Türklerden birkaçı kazığa  geçirilerek, hemen orada yakılan büyük bir ateşte akşam yemeği için hazırlanan bir et gibi kızartılmış ve  Haçlı liderlerinin ortak kararı gereğince bundan sonra kampta yakalanacak Türklere ve casuslara bu şekilde davranılarak, Haçlı liderlerine ve askerlere yenecek et olarak  kullanılacağı, aynı akibete uğramak istemeyenlerin kamptan uzak durmaları ihtarı yapılmıştır. Bu tüyler ürpertici olaya şahit olanların anlattıkları kısa sürede doğunun bütün kentlerine yayılmış ve  oralardaki halkı dehşet içinde bırakmıştır.